Anmak zorunda kalmadan önce…

Bazı şeyleri hatırlamayı seçilmiş günlere bırakırız…


8 martta böyle günlerden biriydi.


-geldi,


-yaşandı,


-geçti…


Şimdi kadın adının kapsadığı ve hayatımızda yeri olanlarının hepsine karşı, vazifemizi yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla, diğer önemli işlerimize dönebilirdik !


Bu kadar mıydı yani?


Bir güne sığdırılmış hatır sormalar ve sonrasında bütün bu güzel insanları günlük koşuşturmaların telaşına kurban etmek…


Hepsi bu muydu?

Oysa onlar için ne kadar önemliydi, bir günlüğüne de olsa o muhteşem insanların gönüllerini almak, yüreklerinde misafir olmak…


Analarımız, ana yarısı teyzelerimiz, ninelerimiz, hanımlarımız, ablalarımız, kız kardeşlerimiz, halalarımız, belki de bunların üvey olanları, sevgililerimiz, komşularımız hatta mesai arkadaşlarımız; bir çiçek, bir gülücük belki de bir öpücükle hatırladıklarımızdı.


Onlar da bu ilgiden mutluydular. Yaşamlarının geri kalan günlerinin tamamında, bu günün tekrarını yeniden yaşamayı bekleyeceklerdi. Oysa malum günün tekrarına daha 365 gün vardı. Bu zaman zarfında köprünün altından kim bilir ne sular akacaktı… Hani derler ya…

"gidip te dönmemek, gelip te bulmamak var…"


Tam da şimdi, evet şimdi tam zamanı, hadi pamuk eller telefona… sesinizi duyunca mutlu olacakları, sesini duyunca mutlu olacaklarınızı…hemen arayın, öyle üç beş cümlelik değil, uzun uzun hatırlarını sorun, o -önce sen kapat dese bile, inadına biraz daha uzatın ve bir daha görüşmek üzere derken; bunu en yakın zamanda gerçekleştirmek için, kendinize söz verin.


Ama ne olur sevdiklerinizi ve sevginizi, seçilmiş günlere hapsetmeyin, 365 gün boyunca o günü beklemek zorunda kalmasın. Her an, her zaman, sizi tüm varlığıyla hissetmesini sağlayın.


Hayatımızda yeri olan güzel insanlar, hayatımıza kattıkları güzelliklerle, kalbimizin bir yerlerinde yaşamaya devam etmekteyken…


Onları anmak zorunda kalmadan önce, aramaya ne dersiniz?


Selam ve sevgiyle kalınız.


Ecz. İbrahim yavuz


Önceki Yazıları